Menü

ÇALIŞMALARIMIZ

Bize Ulaşın

Heterojen Mimari ve

Vitra Kampüsü

Bongo İncelemeler
Çiğdem Aslantaş
Heterojen Mimari ve

Vitra Kampüsü, farklı mimari yaklaşımları aynı çatı altında buluşturarak zengin bir diyalog alanı yaratıyor. Her yapı kendi diliyle konuşurken, kampüs bütününde eşsiz bir deneyim kurgulanıyor.

Mimaride biçim, insanoğlunun barınma ve korunma içgüdüleriyle başlıyor ve sonrasında tarihin her döneminde yaşanan anlayışa göre farklılık gösteriyor. Bu farklılaşma, dönemin kültürel, sosyal ve coğrafi özelliklerine ve bu doğrultuda kullanılan malzemelerin işlenebilme potansiyellerine göre değişiyor. Herhangi bir mimarinin incelenmesi, bu sebeplerden ötürü fotoğrafik bir görüntüye indirgenemeyecek kadar katmanlı bir sürece dönüşüyor. Ancak yine de, müze mimarileriyle ilk iletişim biçim üzerinden kuruluyor. Yapı ile etkileşim zamanla derinleştikçe keşfedilen her yeni parametre ve detay, deneyimi zenginleştiriyor. Vitra Kampüsü’nde de aynı doğrultuda başlıyor bu durum ve birbirinden oldukça farklı yapılarla kurulan diyaloglarla devam ediyor. VITRA HAUS Kampüsün girişinde sıra dışı mimari omurgasıyla heyecan yaratan Vitra Haus, ziyaretçiye yerleşkenin tasarıma dair yaklaşımının ilk ipuçlarını fısıldıyor. Yapı, 2004 yılında Vitra'nın ev koleksiyonunun sergilenmesi amacıyla İsveçli mimarlar Herzog & de Meuron tarafından tasarlanıyor; günümüzde hem sergileme alanı hem de müze olarak kullanılıyor.

Yapı, ilk karşılaşmada, ziyaretçide tasarımı birçok açıdan keşfetme duygusu uyandırıyor. Bu duygu akabinde, mimarinin yalnızca tek açıdan algılanamayacağı bilgisini iletirken beraberinde içgüdüsel olarak bina etrafında gezinme dürtüsü yaratıyor. Doğaldır ki tüm bunların ilk kaynağı yapının heyecan verici kabuğu. Bu biçimsel hayranlık duygusunun ardından, formun ötesinde ilk bakışta algılanamayan, yapıyla iletişime geçtikçe keşfedilen tasarım kararları fark ediliyor. Özellikle yapının girişindeki boşluk ve doluluk dengesi ve bu hacimsel hesapların doğru malzemelerle birlikteliği inanılmaz bir etki yaratıyor. Bu etki, keyifli bir “arada kalmışlık” duygusunu da beraberinde canlandırıyor. Mimarinin bu ara mekanında, o denli tanımlı matematiksel bir kurgu var ki, alan ne açık ne kapalı olarak tanımlanabiliyor. İçeride olmanın getirdiği güven hissiyle dışarıda olmanın özgürlük hissi birleşiyor. Bir bakıma yalıtılmış ama soyutlanmamış bir dış mekan algısı gibi. Ziyaretçiyi evrensel boşluktan ayıran mimari kabuğun sınırları bu noktada belirsizleştiriyor.


Zemin döşemesi olarak tercih edilen koyu ahşap ile devamındaki açık renkli masif oturma alanları ve bunları farklı açılardan gölgeleyen kömür renkte sıvalı ünitelerin birlikteliği ziyaretçiyi sarmalıyor. Işık, ahşabın oluşturduğu farklı desen ve dokular ile plastik oturma birimlerinin canlı renklerinin arasında geziniyor. Siyah üniteler, bu dinamik kompozisyona bir nevi Caravaggio etkisinde etkileyici bir arka plan oluşturuyor. Bu denli sade ancak dengeli bir kompozisyonun en keyifli yerine ise müzenin en ilginç bölümlerinden birisi olan Lounge Chair Atölyesi yerleştiriliyor. 1956 yılında Charles & Ray Eames tarafından yaratılan efsanevi Lounge Chair & Ottoman tasarımının üretim aşamaları burada izlenebiliyor. İzlenilen mekan, kullanılan geniş camlar ve ince çerçeveler sayesinde, bir film seti havasına bürünüyor.


Karşıtlığın başrol oyuncusu olduğu mimaride, köşeli, sert dış hatların içerisine yumuşak ama beklenmedik formlar yerleştiriliyor. Yapı, doğru karar verilmiş yüksekliği sayesinde, benzerlerine oranla doğada daha küçük bir yer işgal ediyor. Mimari, iki uç arası en geniş uzaklığı 57 metre, en uzun eni 54 metre ve yüksekliği 21,3 metre olacak şekilde beş katlı olarak kurgulanıyor. Bağımsız bu beş binanın kesişik yerleşimi, tasarımın rastlantısal bir yığın gibi görünmesini sağlıyor. Lineer doğrultuda kesişen hacimlerin yarattığı his, aslında, ziyaretçide yapının iç mekanında karşılaşılacaklarına dair merak uyandırıyor. Toprak ile uyum gösteren tonları olan mimaride tek parlak kısım, üçgen çatıların neredeyse tamamını kaplayan pencereler: İçeride sergilenmekte olan tasarımlar için önemli bir kadraj görevi görüyor ve gece karanlığında ise içten dışa parıldayarak göz alıcı hale dönüşüyorlar. Bu kadraj çift taraflı bir işlev yaratıyor. Dıştan bakıldığında içerideki tasarımlar için oldukça etkileyici bir çerçeve iken, içeriden bakıldığında doğaya hakim yüzleri, çevreyi saran Weil am Rhein manzarasının tablovari karelerini çerçeveliyor.


Yapının dış yüzeyindeki nefes kesen formlar, mekan içerisinde doluluk ve boşlukların birbirleriyle kesiştiği özgür alanlara dönüşüyor. Bir bakıma mekanları, kütleleriyle ve yüzeyleriyle, doluluklar arasında yarattığı boşlukların kurgusuyla, bütün olarak algılatıyor. Aslında boşluğu, sınırları belirlenmiş bir hacim olarak görülebilen, dokunulabilen somut parametrelere dönüştürüyor. Bu hacimlerin birbirine bağlanma şekillerindeki manevralar ise ziyaretçiyi şaşırtıyor. Bir alandan diğerine heyecanla sürüklenirken aynı zamanda ara mekanların sürprizleriyle de karşılaşabilmenin keyfi yaşanıyor. Yapı, bir konferans salonu, Vitra Tasarım Müzesi’nin sandalye koleksiyonu için yeterli bir alan, Vitra Tasarım Müzesi Mağazası, resepsiyon hizmeti veren bir lobi, lavabo, vestiyer ve kafe bölümlerinden oluşuyor. Birbiriyle kesişen ve üst üste yerleştirilmiş modüllerin oluşturduğu katlar ise spiral merdivenlerle bağlanıyor.


Orijinali XXI dergisinde yayınlanmıştır.

https://www.xxi.com.tr/gorus/yazi/heterojen-mimari-ve-vitra-kampusu

Okumaya Devam Edin

Gençlerle Köprü Kurmak:

Gençlerle Köprü Kurmak: Kültürel Mirasın Bugünü ve Geleceği

Bir toplumun geleceğini anlamak için bazen kültürün sessiz koridorlarına kulak vermek gerekir. Bu sessizlik yalnızca müzelerin vitrinlerinde değil; anıtların gölgesinde, kaybolmaya yüz tutmuş hikâyelerde, sözlü geleneklerde ve gündelik yaşam pratiklerinde gizlidir. Kültürel miras, her yeni nesilde yeniden anlam bulur; geçmişin izlerini bugünün sorularıyla harmanlayarak geleceğe taşır.

Ezber Bozan Kurgular

Ezber Bozan Kurgular

Müzelerin, yaratmış olduğumuz bu gündelik uğraşlardan mekan oluşturma eylemleri arasında farklı bir yerde durduğunu düşünüyorum. Diğer mekanlardan farklı bir biçimde burada zaman, algıladığımız lineer formundan çıkıp geçmiş, gelecek ve şimdi diye ayırdığımız sınırları yok ediyormuş gibi geliyor bana.

Porsche Müzesi:

Porsche Müzesi: Gelecekteki Şimdi

Entropi nedeniyle zamanı tek yönlü ve çizgisel akar gibi algılamamız, bize geleceğin önümüzde uzanan ve kurgulanması gereken bir formatta olduğunu düşündürtüyor. Yaşamlarımızı böylesi bir düşünme çerçevesinde tasarlayıp, “gelecekteki biz”ler olarak hayal ettiğimiz kişiler üzerinden senaryolar

Kolumba Müzesi:

Kolumba Müzesi: Apaçık Varoluş

Bütüncül olarak kurgulanmış mimari yapılar bireylere, fiziksel deneyim kadar, kendisinin aracı olarak rol aldığı zihinsel bir deneyim de yaşatıyor. Bu deneyim yaygın olarak zaman algısının keşfedilmemiş formları üzerinden inşa ediliyor.

Alfa Romeo Müzesi:

Alfa Romeo Müzesi: Renklerin Kurduğu Kimlik

İnsanoğlunun var olduğu ilk zamandan günümüze dek gizemini koruyan ışık, güzelliğin doğasının sırrını bünyesinde barındırıyor. Henüz bir ayağı orta çağda bir bilim adamı olan Isaac Newton, 1666 yılında, herkesin peşinde olduğu bu gizemi ortaya çıkarıyor: beyaz ışığın içindeki renkler.

Ruhr Müzesi:

Ruhr Müzesi: Benzersiz Varoluş

Şehirler belirli bir süre içinde misafir ettiği her canlıyı, ona vefa niteliğinde, bedenini toprağında, nefesini atmosferinde, yaşadığı anlarını da kendi gizli zaman katmanlarında saklı tutar. İnsanın gözlerinin göremeyeceği bu zaman katmanları, bilmediği ancak başka türlü hissedebildiği biçimlerde saklanır. Bu büyülü gerçeklik hali Almanya’nın en gizemli yerlerinden biri olan ve bölgeyi yüzyıllardır var eden Ruhr Havzası’nda sıklıkla gerçekleşir. Çeşitli tarihlerde ağırladığı konuklarının izlerini yapılarının her noktasında oldukça ustaca saklayan bu keşif noktaları, zaman kumaşının hiç beklenmedik yerlerinde yırtılıp kendini gösterir ve mekan zaman algısını unutan ziyaretçi birden bu girdapta kaybolur. Bu yırtıklar, bölgenin en görkemli yapılarından olan Ruhr Müzesi’nde çok daha görünür hale geliyor.